29 Temmuz 2017

Kapadokya Tarihi

Peri bacaları coğrafi aktiviteler sonucu oluşmuştur. Tarihsel gelişim süreci içerisinde, insanlar bu peri bacalarını evleri olarak kullanmıştır. Bu mağara yapılara kiliseler inşa etmiş, duvarlarını freskolar ile süslemişlerdir. Bu tarihsel mirasları günümüzde hâlâ kolaylıkla görebilirsiniz. Bu kültürel mirası korumak ve bölgeyi elden kaybetmemek için Milet’den Tales, Kızılırmak ikiye ayrılmış ve Pers saldırılarına karşı koymasına yardım etmek amacıyla Lydia Kralı’na yardım etmek amacıyla bir askeri geçiş olarak kullanılmıştır. Tales ayrıca burada ilk bilimsel planlarını gerçekleştirmiştir. Kapadokya bölgesindeki şehirlerin ismi bu genel açıklamalar içerisinde Kapadokya ün kazandığı ve bilinen bir yer haline geldiği için kaybolmuştur.

Ürgüp, Avanos, Zelve ve Göreme’nin kültürel zenginliği ve doğal güzelliği yüzyıllar boyunca birçok tarihçinin ve araştırmacının ilgisini çekmiştir. Kapadokya Persler döneminde, “Güzel Atlar Ülkesi” anlamına gelen Katpatuka olarak biliniyordu. Buna rağmen hâlâ orjinal isminin Hattiler, Luidler, Hititler, Asurlular ve diğerlerinden geldiği konusunda tartışmalar vardır. Bu nedenle, atlarla ilgili kaynaklar yeniden incelenmiş ve çok önemli bilgiler bulunmuştur. M.Ö. 1460 – 1190 yılları arasında var olan Hititler at yetiştiriciliğine çok önem vermişlerdir. Mitanni Devleti’nden yetiştiriciler getirdikleri bilinmekte ve bu yetiştiricilere verdikleri tabletlerde bu konuda öneriler yazmışlardır. Bu şekilde, bu bilgilerin gelecek nesillere aktarılmasını garanti altına almışlardır. Boğazköy devlet arşivleri içerisinde, Mitanni’den genç bir yetiştirici olan Kikkuli tarafından yazılmış bir çalışma bulunmuştur. M.Ö. 401’de Xenephon, M.S. 18’de Amasya’dan Strappon, M.S. 39’da Nissa’dan Grogir ve ayrıca Göreme’den genç bir yetiştirici bu çalışmaya bölgenin tarihi hakkında bilgiler koymuşlardır.

Fransa Krallığı tarafından Akdeniz ülkelerini dolaşmak göreviyle görevlendirilen Paul Lucas’ın yazdığı seyahat kitabı, bölgenin Avrupa’ya tanıtımı için ilk olmuştur. 1705 Ağustosunda Fransa Kralı 14. Louis’den aldığı görevle bölgeye gelen ve Avanos ve Ürgüp’ü ziyaret eden Paul gördükleri karşısında hayrete kapılmıştır. Bölgenin peri bacalarıyla kaplı yapısı, özellikle insanların yaşadığı ilginç kaya evler, kiliseler ve iç mekanları onun tamamen kafasını karıştırmıştır.

Lucas memleketine geri döndüğünde, 1712 yılında Paris’de iki cilt halinde notlarından bir kitap oluşturarak yayınlamıştır. Kapadokya’dan büyük bir abartı ile şu şekilde bahsetmiştir: “Kızılırmak’ın karşısında eski bir inşaatın kalıntılarını gördüğümde, gerçekten şok olmuştum. Kayanın içine oyulmuş bir çok ev vardı. Bu evlerin sayısı 2 veya 3 değildi; 2.000’den fazla olmalıydı. Bu piramitimsi yapıların din adamlarına ait olduğunu düşünmüştüm. Gördüğüm figürler bana din adamlarının kullandığı başlıkları anımsatmıştı. Sonra, farkettim ki bazı farklı figürlerde vardı.”

1717’de yeniden şehirden geçtiğinde, şehri “kaybolan şehrin mezarlığı” olarak tanımlamıştır. Bu olaylar çerçevesinde, Kral 14. Louis’in sarayında bir skandal ışığa çıkmıştır. Herkes artık Lucas’ın yalan hastalığına yakalandığına inanmaktadır. Hatta Kral, Fransa elçisi Comte Desalluers’i Lucas’ın yalan söyleyip söylemediğini incelemek üzere bölgeyi araştırması için Kapadokya’ya göndermiştir. Comte Desalluers, Lucas tarafından verilen bilgileri doğrulamıştır. Seyahat kitabı yayınlandığında, bir tartışmaya sebep oldu. Ürgüp ve civarı Avrupa için çok uzak bir bölgeydi. Bilgiler tarihsel veriler ile çelişiyordu. Bu durum, insanların birçoğu için inanması güçken, birçoğu içinse ilgi çekiciydi. Alman yazar C. M. Wieland (1773-1814) hislerini şu şekilde belirtti: “Yüzlerce sayıdaki bu oyulmuş mağara evler,  daha önce hiçbir antik yazarın yazılarında bile duymamış olmadığımız şeylerken, inanmak için imkansıza eşdeğer.”

Lucas’dan 130 yıl sonra, Fransa hükümeti tarafından Anadoluyu inceleme görevi ile gönderilen Charles Texier, daha inandırıcı sunumlar yapmıştır. Ünlü mimar, 1833 ve 1837 yılları arasındaki gezide bölgeyi detayları ile değerlendirmiştir. Daha sonra gezisinde yaptığı incelemelerin sonuçlarını bir kitap halinde yayınlamıştır.

Lucas’ı takip eden süreçte Avrupalı gezginler bilimsel araştırmalar için bölgeye gelmiştir. Onlar şaşkınlıklarını gizlememişlerdir.

Bölgeye 1837 Temmuzunda gelen Ünlü İngiliz jeolojist W. J. Hamilton şunu söylemiştir: “Bölgenin muhteşem manzarısını anlatmak için kelimeler yetersiz.”

1838 Ekiminde, Prusya’lı Field Marshall Moltke, Nevşehir’den Kayseri’ye yaptığı yolculuk sırasında Ürgüp’te durmuştur.Bölgenin karakteristik özelliklerini şöyle anlatmıştır: “Şehrin yakınında zor bir yol ile oyulmuş eski bir kale vardı. Ürgüp’ün evleri taşlardan yapılmıştı ve belli belirsizlerdi. Ürgüp’ün arka tarafında, üzüm bağları vardı ve derin vadiler ile ayrılmıştı. Bu vadilerin eteklerindeki güçlü kaleler antik duvar kağıtlarını süsleyebilecek nitelikteydi.”

Treixer’ın 1862 yılında yayınladığı “Asie Mineure” kitabı kaya kiliseler hakkında daha detayları bilgiler vermiştir. İngiliz mimar R. P. Pullan ayrıca Bizans mimarisi hakkındaki kitabında kaya kiliseler hakkında daha detaylı bilgiler vermiştir.

Texier’in gözünden Ürgüp

Bilimsel araştırmalar 19. yy’da başlamıştır. Kapadokya’nın fiziksel analizi ve tarihsel kaynakların tanıtımı, A. D. Mortmann, W. M. Ramsey, J. R. S. Sterret ve Ch. Texier gibi bilim adamları tarafından tamamlanmıştır. 1907 ve 1912 yılları arasındaki, G. De Jerphanion tarafından hazırlanmış olan “Kapadokya Kaya Kilise” anıtsal çalışması, kaya kiliseler, manastırlar ve kiliselerin duvarlarını süsleyen tarihsel sanat freskolar hakkında ki ilk kaynak olmuştur. 1958’de Nicole Thierry ve Catherine Jolivet’in bahsetmediği kiliselerden bahsederek, Kapadokya’nın bugün ki ününü kazanmasına yardımcı olmuştur. Bölgede Paleolitik çağ bulguları görülebilse de, bu tür kültürlerin tarihçesi çağın ötesine geçemez. Elde edilen veriler bu gerçeği göstermektedir. Bir buzul olarak bilinen “Wurm” Anadolu platosunda uzun süre kalmıştır. Bununla birlikte yaşanan volkanik patlamaların bölgede yaşama şansına el vermediğini düşünmek zorundayız. Diğer yandan, Kapadokya bölgesinin nehir kıyıları ve su kaynakları civarları, yerleşim için insan yaşamına uygundur. Eğer bu tüf taşlarının insan yaşamı için ev olarak oyulmasının metal eşya dahi kullanmadan kolaylıkla oyulduğunu düşünürsek yanlış olmaz. Açıktır ki vadilerin içindeki yüksek kayalar korunma için elverişlidir. Biz insanların meyve toplayarak ve avlanarak yaşamlarını sürdürdüklerini net olarak bilmekteyiz. Sonuç olarak, insanlar nehir kıyılarına yerleşmişlerdir. Bu konuda, Kızılırmak çok önemli bir rol oynamıştır. Bununla birlikte, bu bilgileri kanıtlayacak bulgularda bulunamamıştır. Bu Kapadokya yaşamının doğasından kaynaklıdır. Bulgular genç nesiller tarafından genişletilmiştir. Zamanla hepsi kaybolmuştur. Bu nedenle kronolojide Kapadokya’ya zaman ayırmak imkansızdır.

Gelveri içerisinde Avrupa kültürleri ile tarih öncesi bir bağlantı vardır ve ayrıca Hitit dönemindeki yerleşimler ve eserler görülebilir. İngiliz arkeologlar ayrıca Ürgüp’ün 8 KM güneydoğusundaki Avla Tepesi’nde Paleolitik ve Neolitik çağdan bazı taştan aletler bulmuşlardır. Tarih öncesi araştırmalar 1964 ve 1966 yılları arasında Ankara’da kurulan İngiliz Arkeoloji Enstitüsü tarafından tamamlanmıştır. Ortaya bazı inanılmaz bulgular çıkarmışlardır. Neolitik çağın Nevşehir ve Niğde’deki birçok yerleşimi, Ian Todd tarafından tamamlanan araştırma analizleri ile bulunmuştur. Bunların bazıları Nevşehir’deki İğdeli, Çeşme, Acıgöl, Tatlarin kasabalarındadır. Tuzgölü civarında, Aksaray’ın 18 km. kuzeybatısındaki Yeşilova’da kazılan Acemhöyük çok ilginçtir. Buradaki bulgular 4. ve 7. yüzyıla aittir. Bizans yapılarının altında, ortaya çıkan yerleşim yerlerine ait evler sistematik bir şekilde sıralanmıştır. Bu bulgular bu yerleşimlerin tarım için kullanıldığını ve savunmasız olduğunu göstermektedir.

Üstteki 3. katman Roma döneminde ait olmalı fakat buradaki seramikler M.Ö. 1. yy ile M.S. 1. yy arasındaki Helenistik çağa tarihlenmiştir. Bu katmanın altında, 4 metrelik kültürel katman ayrıca Helenistik çağa aittir. Yangınların ve depremlerin bulguları 4 katmandada bulunmuştur. 4. katmandaki yerleşim yıkıcı bir yangın ile son bulmuştur. 5. katmandaki, kendini düşen bazı şeylerden korumaya çalışan 2 yaşlı beden bize burada deprem olduğunu göstermektedir. 7. katmanda yanarak can vermiş ve kıvrılmış halde bulunmuş 2 genç insan bulunmuştur. 8. katmanda megaron planlı evler görülmüştür. 16. katmanda, şehir duvarları güneş ile kurutulmuş tuğlalar ile yapılmış ve ışıklandırılmıştır. 17. katmanda, M.Ö. 600 ve 500 yılları arasında geometrik motifler ile yapılmış parlak kırmızı seramikler bulunmuştur. 19. ve 24. katmanlar arasında Hitit ve Erken Tunç çağından kalıntılar bulunmuştur. 19., 20., ve 22. katmanlarda basit tekniklerle yapılmış şehir duvarlarının kalıntıları ve Hitit gelenekleri ile yapılmış çömlekler bulunmuştur. Erken Tunç çağının kalıntıları sistematik olarak belirlenmiştir. 1968 yılında Hacıbektaş Tümülüsü (Suluçakara Tümülüsü) içinde Hitit, Frigya, Roman, Geç Roman ve Bizans çağlarına ait bulgular bulunmuştur. Topaklı Tümülüsü içinde, 1967’de İtalyanlar tarafından yapılan kazılar ile, İlk Tunç ve Bizans çağına ait 24 mimari katman tanıtılmıştır. Bunlar Kapadokya’nın oldukça antik bir yerleşime sahip olduğunun ispatlarıydı.

Yerleşik hayatı takip eden süreçte, ilişkilerin ve desteklerinin temel ihtiyaçları yerleşimler arasında başladı. Bu temel maddelere sahip olanlar önemli ticaret noktaları haline geldi. Erken Bronz Çağında (M.Ö. 3200-1950) Asurlu satıcı bölgeye Kızılırmak yayı içerisindeki Hatti Ülkesi diyordu. Kuzey Mezopotamya’daki Asurlu satıcı büyük ve etkili bir ticari ağ oluşturdu (M.Ö. 1950-1750). Bu ağın merkezi Kayseri yakınlarındaki Kaniş – Kültepe oldu. Dokuz büyük ticaret merkezi ve yüzlerce küçük şehrin isimleri ısıtılmış toprağa yazılmış ticari mektuplarda görülebilir. Nenessa’yıda bunların arasında görüyoruz. Bunlardan ayrı olarak, Aksaray’dan Kayseri’ye uzanan doğal ana yollardan bir tanesi Kızılırmak’ın kenarından geçmekteydi. J.C. Gardin ve P. Garelli 19. yüzyılda Asurlular’ın ticaret yollarını ararken, İncesu, Aksaray, Konya, Bor, Niğde ve Ereğli’ye kadar devam eden ticaretin sınırlarını belirlemişlerdir. Nenessa ve Washania’nın bu bölgenin sınırında olduğunu fark ettiler. Tabletlerin üzerinde, iki Asurlu satıcının Kaniş-Kültepe’den Alacahöyük’e 4 günde giderkenWashenia, Nenessa ve Ulama’dan sık sık geçtikleri yazmaktadır. Kaniş-Kültepe bu dönemde Anadolu’daki en önemli ticaret merkezi olmuştur. 9. yüzyılın 2. yarısında, Tabal Krallığı bölgeyi tamamen kontrolü altına almıştır. Hacıbektaş – Karaburna, Acıgöl ve Gülşehir – Sivasa’da bulunan hiyeroglif kaya kitabeler bu gerçeği gösteriyordu. Bölge daha sonra Hitit İmparatorluğu’nun merkezi olarak, Frigyalılar ve Persler tarafından yönetilmiştir. Daha sonra Kapadokya, Kimmerler ve İskitler tarafından talana uğramıştır. M.Ö. 700’de, bölge Lidyalılar, Medler ve Perslerin himayesi altında yönetilmiştir. 6. yüzyılı takiben, Nevşehir ve civarının Lidya İmparatorluğu tarafından yönetildiğini görüyoruz. 6. yüzyılın ortasında, Lidya Kralı Cresus, Pers saldırılarını durdurmak üzere Kızılırmak’tan geçti. (M.Ö. 575-546). Miletoslu Tales, Cretos’a ırmağı nasıl geçeceğini öğretti.

Cresus savaşı kaybettikten sonra, bölgenin kontrolünü Persler ele geçirdi. Persler yerli halkı göç etmeleri için zorlamadı fakat büyük toprakların yönetimi Persli askerlerin ve asilzadelerin ve ayrıca yerli halktan din adamlarının kontrolü altındaydı. Burada, yerli halkın yöresel kültürü Pers kültürlerini etkiledi. Heredot Pers kültürünü şu şekilde anlatır: “Onlar tanrının, tapınağın veya sunağın ne olduğunu bilmezler. Yüksek tepelerin en uç noktalarında bir hayvanı kurban ederler ve onlar için Zeus kutsaldır. Güneş, ay, toprak, ateş, su ve hatta rüzgar için kurban keserler.”

Perslerin ateş tutkusu, özellikle Kapadokya’da çok önemli hale geldi. Erciyes Dağı bu kült için uygundu. Diğer dinlerde yaygın olmasına rağmen, Pers Kralları için tapınaklar yoktu. Yine de, bölge içinde dağılmış, tanrılar için ateş evlerinin ilahi mekanları vardı. Yunan yazarlar bu ilahi mekanlara Pirhethee ve din adamları Piree demişlerdir. Büyük  beyaz elbiseler giyen ve kafalarına yün konik şapkalar takan Attarianlar (din adamları) çalılardan bir demet ile bu ilahi mekanlara gelir ve ilahilerini söylerlerdi. Bu sırada içecek servis edilir veya hayvan kurban edilirdi. Perslerin Kapadokya’da ki ilahi mekanlarından birisi Zile’ydi. Ord. Prof. Günaltay Zile (Zela) isminin 3 popüler tanrı; Anaitis, Omanos ve Anadetes’e adandığını özellikle vurgulamıştır. Ateş Kapadokya’da kutsal olarak kolaylıkla kabul edilmiştir. Özellikle, Persler inançlarını destekleyen coğrafi bir alanla karşı karşıya kalmışlardır.

Bölge ateş ve yanardağlar ile kaplanmış, dinlerini yaşamaları için uygun bir haldeydi. M.S. 4. yüzyıla kadar, tarihciler açık olarak ateş tanrısına adanmış tapınaklar getirmiştir. Pers döneminde, bölge kale olarak kullanıldı. Kapadokya devleti bulundu. Bilinmektedir ki bu dönemde stoklar çoğalmış, Persler vergi olarak 1500 at, 2000 katır, 50000 koyun almıştır.

Bir Cevap Yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir